Showing posts with label poem. Show all posts
Showing posts with label poem. Show all posts

Monday, March 21, 2016

Bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada



























https://www.veyayinevi.com/bir-azinlik-sair-olus-ahmet-ada-uluer-aydogdu/

Bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada


Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…
Üvercinka‘nın Kasım 2015 sayısında Uluer Aydoğdu, Ahmet Ada şiiri hakkında yazdı.
Ahmet Ada’nın; Taşa Bağlarım Zamanı[1] (2009) adlı kitabından Taşın Sesi’ne[2] (2014), oradan da son kitabı, ‘düzyazı şiirleri’Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’e[3] (2015) düz-doğrusal (linear) bir hat, bir çizgi çektiğimizde bu üç noktanın (tabii arada başka kitaplar/ noktalar da var) koordinat sistemindeki kronolojik uğrak yerleri olduğu doğrudur, ancak bu düz-doğrusal çizgiyi, bu çubuğu alıp iki ucundan bükerek birleştirirsek non-linear, yani düz-doğrusal olmayan bir ‘Ahmet Ada Çevrimsel Süreci’ elde ederiz.
Peki, güzel, ama ne işimize yarayacak bu?
Düz-doğrusal (linear) zaman algısı, bizi yaşayan; içinde yaşadığımız ve sevdiğimiz ve öldüğümüz dünya yerine nicelikler dünyası da diyebileceğimiz bir dünyaya koyar. Böylece bu dünya ve öteki dünya ayrımı oluşur ki iki dünya demek iki gerçek, ya da 1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’nin vurguladığı üzere “hiçbir gerçek demektir.” Buradaki asıl sorun ise bir şeyin içinde olduğumuz zannıyla bir dışarısının, dolayısıyla da dışarıda, her şeyin dışında bir efendi, bir otorite olduğunu sanmamız… “Bu, “evren bilmecesini çözmüş” fakat onun yerine başka bir bilmeceyi, yani kendi bilmecesini koymakla yetinmiş modern aklın trajedisidir.” Oysa düz-doğrusal (non-linear) zaman anlayışıyla içerisinin ve dışarısının, başlangıç ve sonun olmadığı bir açıklığa varırız. Öyledir, Ahmet Ada, Taşın Sesi’nde, varlık (being) ile oluş (becoming) arasındaki ayrılığı ortadan kaldırıp kendisini dışarıda duran bir şair-efendi ya da şair-otorite olmaktan çıkararak taş dediği oluşa, oluş dediği taşa, yani bütüne katılarak içeri ve dışarının olmadığı büyülü bir ‘bütünün’ şiirine varır. Sanki bütün, kendi kendine, kendini dillendiriyordur.
Ahmet Ada
Ahmet Ada
Ahmet Ada Şiir Evreni
Evren, eğer yalnızca ‘patateslerden’, yani büyük cisimlerden, bu büyük cisimlerin kendi aralarındaki ilişki ve etkileşimlerinden oluşsaydı (Descartesçı ve Newtoncu biçimde birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız üç boyutlu nesne ve düz-doğrusal, yani linear zaman anlayışı), kendimize kesin bir başlangıç koyup bu başlangıç koşullarından hareketle evreni, dünyayı, insanı, dolayısıyla da ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ni açıklayabilirdik ama bu evrende yalnızca patatesler yok, bu evren, aynı zamanda da daha küçük, belirsiz ve kararsız yapılanmaların, bezelyelerin de evreni. Burada; koylar içinde koylar, bu koyların içinde devasa dalgalar ve gel-gitler var. Küçük fırtınaların büyük fırtınalar gibi davrandığını görürsünüz ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’nde, non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşsüz dalgaların (“Geri alamam damlayan hüznün mürekkebini”, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 13) var olan anlam, değer ve kuralların kıyılarını, sahillerini ısrarla ve inatla dövdüğünü, bu alanı durmadan genişlettiğini.
Tamam, çevrimsel süreçlerin döngüsel olduğu, döngüselliğin ise pek de yaratıcı süreçler olmadığı söylenebilir. Ancak çok iyi biliyoruz ki evren de, dünya da ve giderek çevremizde gördüğümüz her şey düz-doğrusal olmayan geri besleme ilmekleriyle birbirlerinin içine yerleşmiş geçici, ama son derece verimli ve yaratıcı konfigürasyonlardır (yapılanmalar). ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’nde, düz-doğrusal (linear) baktığımızda başlangıç ya da son dediğimiz uğrak noktaları non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşümsüz bir bakışla anlam ve önemini yitirir. Öyle ki Ahmet Ada şiirinde, tıpkı çevrimsel süreçlerde olduğu gibi sürekli bir ‘ölüm-yeniden doğum’ döngüsü vardır. Bu yüzden ben ısrarla, Ahmet Ada’da ölümün aslında, yeniden doğum olduğunu söyleyeceğim. Öyle görünüyor ki özellikle Taşa Bağlarım Zamanı ve Taşın Sesi’nde ortaya çıkan ‘ölüm korkusu’ aynı zamanda da doğum korkusu ve doğum kaygısıdır. Tam da bu yüzden bu iki kitabın son derece yoğun non-linear geri besleme trafiğiyle birbirlerini var ettiğini söylemek mümkün. Hatta birbirlerinin içinde birer ‘doğum kanalı’ olarak uzandıklarını da söylemek gerek. Tam da bu nedenle ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ kendi kendine, kendini organize eden, kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var eden ve dışarıdan bir efendiye, bir otoriteye gereksinim duymayan ‘self-organization’ (kendi kendine yapılanma) olarak görülmelidir.
Görebilen gözler, şairin Taşa Bağlarım Zamanı adlı kitabında zamanı bağladığı taşın aslında raks eden kaos, yerinde duramayan, böylece ‘yerinde durmayarak duran’ bir dinamik oluşum olduğunu görecektir. Kitapta, varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki ezeli ve ebedi çatışma ana motif olarak görünse de aslında bir varlık varsa, onun arasız, sürekli ‘oluş’ olduğunu ortaya çıkarıyor Ahmet Ada. Şu dizelerdeki ‘hiçlik’ vurgusu, “Belki hiçlik bu denizden çektiğim/ Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması” ya da “Elimi uzatsam varlığımın hiçliği”, acı da olsa evrenin ya da doğanın ‘oluşmaktan’ başka bir varlığın olmadığının anlaşılmasından başka bir şey değil. Tabii, arka planda hiç yoktan bir evrende yaşadığımızı göstermesi bakımından da önemli. Taş, uyukluyor gibi görünse de, anlam değer ve kuralların ve dilin akışının, insanın için için ve dışın dışın ağrıyışının, yerinde duramayışının, pervasızlığının ve giderek başkaldırısının, başka bir söyleyişle de o raks eden kaosun ta kendisidir. Her defasında damağımızda gelip geçmelerin, hallerden hallere savrulmaların (faz değişimleri) o kekre, o hüzünlü tadı kalır böylece. Bu geçici, ama verimli ve son derece yaratıcı döngüyle geçici olmayanın, o ‘varoluşun’ farkına varırız. Öyledir, sonsuzluğun açtığı parantezdir, kapanacaktır, ama ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ girdiğimiz sonlu alanı, o düz-doğrusal çizgiyi, o hattı, o çubuğu iki ucundan büküp birleştirerek bu kronolojik iki uğrak yerini sonlandırır ve böylece adeta sonsuzluğun sağlamasını yapar. Başlangıç ve son birbirine bağlandığında görülecektir ki bir şeyin içinde olduğumuz zannıyla var sandığımız dışarısı kendiliğinden ortadan kalkmış ve mağlubu olduğumuz o metafizik, o aşkın sulardan uzaklaşmış ve evrene yeniden dahil olmuşuzdur. İşte evrene, dünyaya dahil oluşumuzun şiiridir Ahmet Ada şiiri.
Hele bir uyanıp kalmaya görün
Yukarıda, Ahmet Ada Şiir Evreni’nin bir ‘self-organization’ (kendi kendine yapılanma) olduğunu söylemiştik. Bunu söylerken, çevrimsel sürecin ya da non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşümsüz zaman anlayışının kendi kendine kendi canına kıydıkça kendi kendine, kendini yarattığını vurguluyorduk. Burada yaratan da yaratılan da, cana kıyan da, canına kıyılan da çevrimsel süreçlerden geçen evrenin, dünyanın kendi kendine kendisidir. “Bir varoluş cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Goethe, Faust’ta,  Mephisto eliyle, “Hep yadsıyan o ruhum ben!/ Çünkü oluşan her şey,/ Yok olmayı hak eder” derken aslında her şeyin, dağların, uyuklayan kayalıkların, binaların, anlam, değer ve kuralların termodinamiğin ikinci ilkesinin mağlubu olduğunu söyler bize şiir diliyle.”. Evren ya da dünya kendi canına kıydıkça kendini yaratacağını bildiğinden kendi canına kıymakta hiçbir zorluk yaşamaz, değilse hiçtir. Öyledir, “Dağ yolunda değişmeler içindeyken taşlar” (Taşa Bağlarım Zamanı, s. 35.) Ahmet Ada da elbette ‘oluş’a doğru bükülür. Rumî’den çalarak söyleyecek olursam: “Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktur” çünkü.
Ben evrenin, dünyanın, insanın ve giderek etrafımızda gördüğümüz her şeyin kendinde kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var eden birer “güç istenci” olduğunu düşünüyorum. Bir belirip bir yok olan güç istençleri tam da kendilerinden bekleneceği üzere birbirinden ayrı, bağımsız yapılanmalar olarak ortaya çıkarlar. Şartsızlıktan şartlı tahliyeler söz konusudur çünkü. Kuvve bütün olarak değil, sonsuz gerçekler olarak fiilleşir. Şöyle de diyebiliriz: Sonsuzluk, sonlu alanlarda var olur ya da ölümsüzlük ancak ölümle mümkündür, değilse sonsuzluktan ya da ölümsüzlükten söz edemeyiz. Fiil alanı birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız gibi duran, böyle görünen gerçeklerin birbirleriyle karşılaşıp kapışma, birbirleriyle yeni dayanışmalara, yeni işbirliklerine girişme alanıdır. Bu da zaten şeylerin/ gerçeklerin kendi imkan ve kabiliyetlerini (şartlı tahliyedir hepsi) giderek daha büyük bütünlere açma ve böylece her seferinde yeniden yapılanıp örgütlenme bilgisiyle örtüşen bir bilgidir. Tabii, sistem dengedeyken, yani zamanın oku geleceği göstermediğinde, yani bir yarın hayali, düşüncesi yokken oyuncular, aktörler, yani madde kördür. Kördür çünkü sistem içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmadığında var olan konumunu sürdürme eğilimindedir. Bu durumda az önce söz ettiğimiz oyuncular bir çeşit uyurgezer gibi hareket ederler ki sistem için bunda anlaşılacağı üzere nice fayda vardır. Ancak ne olursa olsun, uyuklayan bir kayalık bile aslında raks eden bir kaostur. Taş gibi deriz ya, eğilmez, yerinden oynamaz, ne yaparsak yapalım katılığından asla vazgeçmez, o taş bile görebilen gözler için mücadelenin, kavganın, kapışmanın sürdüğü bir alandır. Yani her şeyde, bir ‘burada kalmayarak burada kalma’ bilgisi vardır. Hele bir uyanıp kalmaya görün.
Yaðmur Baþlamadan Eve Dönelim (KAPAK)
“Dilsel bir direnç” olarak şiir
İşte Ahmet Ada da uyanıp kalanlardandır ve bunda, politik bir bağlam vardır. Belki, Ahmet Ada için doğrudan ‘toplumcu gerçekçi’ diyemeyiz, ama şiirinin, özellikle de son kitabı, ‘düzyazı şiir’ler toplamı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de “çağıyla örtüşmeyen, çağından izler taşımayan şiir”e karşı “kendi içinde dilsel bir direnç”[4] gösterdiğini söylemeliyim. Son otuz-kırk yıldır Türk şiirinde kaybedilen sınıfsal bakış açısının yeniden kazanılmaya çalışıldığını, bu bağlamda Ahmet Ada’nın mevziiye girdiğini görebiliyoruz. Her ne kadar ‘uzaktan baksa’ da şair “toplumcu gerçekliğin önemli bir deneyim olduğunun” farkında: “Ah benim gülüşüm çalımlıydı gök bitiminde duran kızlara. Sonra otobüs bekleyen kızlara. Onlar Gezi Parkı’nda da görüldü. İstiklal Caddesi’nde de. Ve onlar için ‘çapulcu’ denildi. Kırmızılı siyahlı gözüpeklikti topuklarına dek onlar. Naz, berrak, arı sularla katıldı karnavala. Ben uzaktan baktım.” Ancak bu uzaktan bakış, pek de uzakta duruyor gibi görünmüyor: “Söylence” adlı şiirde (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 22)  “insanlığın sorunsallarını içeren, yeni biçimsellikler taşıyan, izlek genişlemesi içinde olan”[5] bir tavra, ‘yarınlı’ bir şiire dönüşüyor:
“… Parklar anımsıyor özgürlük isteklerimizi. Ondan mıdır bilmem duvarlar kuşlarla dolu. Mevsimler savruluyor sökülen ağaçların yerinde. Enginlikle buluşuyor kuş seslerinin içinden geçen Aşk. Böyle değişiyor yenilgiler tarihi. Birikiyor usul usul su, bendini yıkıyor.
Sokaklar sarsılmaz değil, panzerler, ejderhalar yenilmez değil. Şaşmaz balığım yürüyor özgürlüğe. Umudun gürzü iniyor Ferhad’ın elinde. Dağ geçilmez değil.”
Kuşlu, çiçekli, insanlı ve yarınlı şiirin, yüksek edebiyat/ şiir adına dışlandığı, politik olduğundan hiç kuşku duymadığım son derece baskıcı ve zorba bir dönemden geçerek geldik buralara. Yarının olmadığı, yani zamanın okunun geleceği göstermediği, yığınların bir çeşit dinsel huşuyla iç döktüğü (sanki bir içleri kalmış gibi), ortalığı, neredeyse birbirine tıpatıp benzeyen sürüyle ‘için’ kapladığı, hastalıklı sayıklamaların birbirine eklendiği, bana yükseklerden, yücelerden söz edin, diye ünlüyordu Nietzsche, yükselmeyen düşer: ya terakki, ya inhitat!, diyordu Tevfik Fikret, yerine, ‘alçaklığın’, ‘düşkünlüğün’ moda olduğu… Özgürlüğün; insanın özü olan akışı, pervasızlığı, başkaldırıyı gürleştirmek olduğunu unutmuş görünüyor şairler, biz hatırlatalım, burada kalan, oluş(a)mayan ölür. Tabii, Ahmet Ada’nın yeterince yankı bulmamasında hem ‘killing by silience’ (sükût suikastı) denen politik bir tavır var hem de uyuyup kalanlar, uyurgezerler arasında böyle bir etkileşimi beklemek safdillilik olur. Yukarıda söz etmiştik, zamanın oku geleceği göstermiyorsa madde kördür ve bu ortamda ‘oyuncular’ birer sleepwalker, uyurgezer olarak birbirlerinden habersiz, birbirlerine yabancı elemanlar olarak biyolojik yeme-içme ve çiftleşme aygıtlarına (sürü) dönüştürülmüştür.
Peki bu durumda ne olacak, hemen söyleyelim: Sistem bütün imkân ve kabiliyetlerini tüketip birörnekleşerek tekdüzeleşinceye kadar evrimleşecektir ki belki de bu sürecin sonuna çoktan geldik. Türk şiirinde toplumcu yanların tamamen ortadan kalktığını söylemek sanırım abartı olmaz. Yerine ‘yarınsız’, ‘geleceksiz’, ‘söyleyecek pek bir şeyi olmayan’ sürüyle iç döküş, sızlanış ve sayıklamalar var artık. Zamanında kısmen yeni ve ilerici bir üslup değişmesi olan İkinci Yeni’nin dili bile şimdilerde herkesin hiç de sürpriz olmayan bir şekilde içinde debelenip durduğu bir bataklığa dönüşmüş durumda. Yarın yoksa insan da yoktur, dolayısıyla şiir de.
Aydınlık sandığımız bilincimiz belki de bulanıklıktır
“Kendi değirmisinde gök/ Duyabiliyor musun?” diye soruyor ya Ahmet Ada, bu soru apaçık evrenin, dünyanın, doğanın, insanın kendi çevrimsel sürecinde olduğunun farkındalığıdır. Descartçı ve Newtoncu algı zamanı düz-doğrusal, yani linear ve nesneleri de üç boyutlu ve birbirinden ayrı, bağımsız konfigürasyonlar şeklinde algıladığı için, böyle bir algının mağlubu olarak çağımızın bir alameti niceliğin egemenliğindedir. “Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlık”tan söz ediyorum. Bu yüzden, Merleau-Ponty’den haraketle aydınlık sandığımızın bilincimizin aslında bulanıklık olduğunu söylemek mümkün. İşte, Ahmet Ada şiiri, bu bulanıklığı oradan kaldırmanın da şiiridir. Öyledir, ‘durmadan duran’ evrenin sesini işitiriz, o raks eden kaosun sesini, durulmuş, sade ve zarif Ahmet Ada diliyle. Varlığın oluş, oluşun varlık oluşunu… Şöyle de denilebilir: Taşın Sesi, nicelikler dünyasından nitelikler, başka bir ifadeyle “oluş” dünyasına geçen deneyimin sesidir. Bu bağlamda okuyucuyu bir bilinç gezintisine çıkardığını söylersek sanırım en doğru tarifi yapmış oluruz.: “Taşın sesi suya değdi / Taze bir sesti belki yeşil / Varlığım ürperdi duyunca / Ağaçlar kadar büyük müziği”.
“Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır”
Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…
Tabii, düzyazı şiirler bunlar, ama “Düzyazı şiiri (poème en prose), şiirli düzyazıyla karıştırmamak gerekir.”[6] Gerekir, çünkü “Şiirli düzyazı düzyazıya aittir.”[7]  Bunları şu nedenle söylüyorum: “Şiirli düzyazı (prose poème) romanın, öykünün dili olabilir, olmayabilir de. Sözgelimi Yaşar Kemal’in dili şiirli düzyazıdır. Düzyazının içinde kalır”[8] ve “Seçkin şiir okuru şiirli düzyazı ile düzyazı şiirin ayrımına varır ve öyle okur.”[9] Diğer yandan, bu kitapta Ahmet Ada, ‘oluş’u, akışı, akışkanlığı var edip gösteren bir üsluba ulaşmış. Bu üslup için Gilles Deleuze ve  Claire Parnet  “… kendi ana dilinde kekelemektir. Bu çok güçtür, çünkü bu tip bir kekelemenin gerekliliği olmalıdır. Bu sözlerinde kekeme değil, kendi dilinde kekeme olmaktır. Ana dilinde yabancı gibi olmak. Bir kaçış çizgisi yapmak”[10] diyordu. Öyle görünüyor ki şair-oluş’la azınlık-oluş aynı ya da benzer şeyler ve Ahmet Ada Türk şiirine böylesine bir azınlık/şair-oluş’u katmıştır. Öyle olmasa “Yol devam edecek yol olmaya kendisi için” ya da “… çağları eskiten sokaklardan öğrendim göğün sinemasını”, der miydi hiç? Deleuze ve Parnet’in yukarıda çok güç olduğunu söylediği o kaçış çizgilerinden biri de kitaptaki “Cellat çağı”dır (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 40): “Ve boynumuz Emrah, sevdamız Karacaoğlan, isyanımız Pir Sultan’dı. Saçtık Anadolu’ya göz göz sevinç tohumlarını. Kovaladık kibri kale kapılarından. Usul usul düşerken gölgeler insanlık sofralarına, maviydi soluğu Yunus’un. Yağmur yeğniydi, ırmaktan alıyordu gücünü./…”
Genel olarak; ‘Mekanistik Dünya Görüşünün Ötesi’ de diyebileceğimiz bir açıklık ve berraklıkla düz, doğrusal (linear) olmayan bir zaman ve üç boyutlu uzaya dayanmayan, yani Descartesçi/Newtoncu algının ötesinde bir zihinselliğin sahneye/bilince indirdiği şiirler bunlar. Okuduğunuzda zihin, bilinç (sahne) ve göz üçgeni de diyebileceğimiz kapalı devre sistem tamamlanacak, başka bir deyişle böylece anahtarı çevirerek yeni bir paradigma altındaki çok boyutlu bir dünyaya, ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’, gireceksiniz.
Mutlubaharlarevi, İzmir, Eylül 2015.
Uluer Aydoğdu, Üvercinka, Kasım 2015, Sayı: 13,  s. 2

Dipnotlar
[1] Taşa Bağlarım Zamanı, Ahmet Ada, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.
[2] Taşın Sesi, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014.
[3] Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, İstanbul, 2015.
[4] Şiir Dersleri, Ahmet Ada, Artshop, İstanbul, 2011, s. 50.
[5] age., s. 51.
[6] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65.
[7] age., s. 65.
[8] age., s. 65.
[9] age., s. 66.
[10] Diyaloglar, Gilles Deleuze/ Claire Parnet, Bağlam Yayınları, Türkçesi: Ali Akay, İstanbul, 1990.

Friday, March 18, 2016

Uluer’in, Pen-Ek Rataranuang ’a, Beyninden Vurulmuş halde, tepetaklak yazdığı mektuptur





Pen-Ek Rataranuang, Head Shot (Beyninden Vurulmuş, 2011)





Uluer’in,  Pen-Ek Rataranuang[1]’a, Beyninden Vurulmuş halde, tepetaklak yazdığı mektuptur



- Karaokeyi severim, kökleri gökyüzünde ağaçları ve perileri.



Sevgili Pen,

sana rastladım

rastlamak kapıp çalmak demektir buralarda

seni kaptım, seni çaldım

hayatın bir bildiği olmalı

beynimden vurup

basbayağı büktün beni

basbayağı evirildim

alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba

sonrası mı şiir kerim

bir rüyaya koyuldum sanki uzun ve ince.



Evrendeki Son Yaşam, kalecik karamdır, öküzgözüm.



Kızılırmağı bilir misin

gökyüzünde doğmuş abdalın biridir

onun kalbinden ne geçiyorsa Pen

Hayalet Dalgaları’nın kalbinden de onlar geçiyor, bilesin

kertenkelelerin kanununda ne varsa

durmayarak durmak, bunun üslubu, bunun renkleri

Kenji’nin kanununda da var

bildim, işin şarap damıtmak senin

kalpleri sulamak

aşağıları yukarılayıp yukarıları aşağılamak

bu bir raks, bu bir gökyüzü kayığı

belki de bir tilt makinesidir

gördüm

gökyüzü eşrafından Kıristofer[2]

bir büyük ormanda yaşayan karatavuğun teki de diyebiliriz pekala

uyuklayan taşı toprağı alıp bir güzel çiğnemiş kalbiyle

şıra yapmış

hayatın yanağına gamze yapmış

alaycı tebessüm anıtı kasvetin ortasına

bıraktığı lezzeti

olsa olsa Evrenin Sonundaki Restoran’[3]a gidip

Büyük Çöküş’[4]e bakarken yaşadığım o karşı, o ters lezzetle kıyaslayabilirim

Tul, demokrasinin bittiği yerde esaslı bir yumruk, of

bıçağa sevdalı canım bir ten, of

şiir hızında alacalı bir kurşun, of

kimi zaman böyle anlaşırız birbirimizle

öyle değil mi sevgili Pen!



Bozunup gidiyoruz

savrulup gidiyoruz

sürüklenip gidiyoruz

yaprağın bir bildiği olmalı

gidip ağaclara, rüzgara sormalı

diyorlar: bir şey ne kadar ihtimalsizse

yapamayacağı hiçbir şey yoktur tıpkı hayat gibi

ummandan, o büyük gölden şartlı tahliye işte

senin şu tatlı Noi, sonra onun kardeşi Nid

bir nesil daha yeniden başlıyor

burada kalmak tehlikeli ve yasaktır diye bir oluş emre sarılı

anladım ki alacalı ve sıracalı bir memleketimiz var kaburgalarımızın altında

at, at olmanın

kaplan, kaplan olmanın

insan, insan olmanın mağlubu.



Nehirdir zaman

dağları söküp söküp varoluş sahanlığına taşır

çünkü yeniden, yeniden karılıyoruz

çünkü bu gitmelerimiz günün birinde gelmek olacak

tutku der kimileri buna, oyun der, yaşama uğraşı[5]

ipini kopartmış canım o uçurtmaya soracak olursan

ölümün tersi doğum değil

ihtirastır[6], adamım, safkan at, ihtiras

sen çok yaşa emi, Pen.



Ben seninle ilerilere gittim, çok ilerilere, gerilere

rüzgarda dal budak salmaları

kökleşip yerleşmeleri göremezsin

ben o rüzgara

kırlangıçlar çağırdı da hayır mı dedim

ben o göğe gittim

irili ufaklı bir sürü ırmakta yıkandım

upuzun şiirlerde, Düzenbaz’[7]ın birinin zihninde

dünya bir bütünken konuşmaya ihtiyacı yoktur sevgili Pen, bilirsin

ne zaman bir yerimiz ağrır

orası konuşmaya başlamıştır

ben o dile gittim

kainatın ağrıyan yeri insana

zarlar yuvarlanıyor henüz, zarlar gelmedi

dişleyip dişlenmeye

kimi zaman birisiyle iletişim kurabilmenin tek yolu onu öldürmektir, diyordu Kapote

ben bukalemunlar için müziğe[8] gittim

şiir yazabileceğime yumruk atabilmek isterdim, diyen Gökçenur[9] bir şaire vardım

yapıp ettiğimiz dünya karışmış havaya

karışmış suya

karışmış söze ve sükuta

yapıp ediyor her şeyi

o diyalektiğe gittim ben

senalar olsun çam ağacının hışırtısına, elmanın çekirdeğine.



Pen,

zihin, bilinç ve göz arasında kapalı gişe birer film olan hayatlarımız

evren hakkında birer evren olan çığlıklardır tıpkı senin filmlerin gibi

ölümden daha doğumcul

doğumdan daha ölümcül bir film var mıdır

herkes toplasın bakalım iç açılarını

bir sığırcık ediyor mu acaba

biz, icabında kuş

icabında kuark yıldızın birinde

icabında aşkın ve devrimin işçisi

biz bir var, bir yok

biz kavga ve elveda!



Mahsus şiir eder gözlerinden öperim, sevgili Pen.



Uluer Aydoğdu



Cazkedisi, sayı 1, Nisan 2015.





[1] Taylandlı yönetmen. Head Shot (Beyninden Vurulmuş, 2011), Last Life in the Universe (Evrendeki Son
  Yaşam, 2003), Invisible Waves (Hayalet Dalgalar,2006),  Nymph (Orman Perisi, 2009) filmlerinden bazıları.   
  Christopher (Doyle),  Evrendeki Son Yaşam filminin görüntü yönetmeni. Kenji, Noi ve Nid, Evrendeki Son  
  Yaşam filminin kişileri.

[2] Pen-Ek Ratanaruang ve görüntü yönetmeni deyince akla ilk gelen isimlerden olan Christopher Doyle.

[3] Douglas Adams'ın Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin ikinci kitabı, 1980.

[4] Big Bang’in (Büyük Patlama) tersi, Big Crunch ( Büyük Çöküş).

[5] Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese.

[6] Tennyse Williams.

[7] Ploy (Düzenbaz, 2007), Pen-Ek Ratanaruang,

[8] Bukalemunlar İçin Müzik, Truman Capote, Remzi Kitabevi, 1990.


[9] Gökçenur Ç.